Futbolun sıradanlığı, sıradanlığın faşizmi

Futbolun sıradanlığı, sıradanlığın faşizmi

En çok farkına varamadığımız, kendisini bize hissettirmeden aramızda gezen faşizmden korkmalı. Kimselere çaktırmadan sinsice dolaşan sıradan faşizmden… Çünkü tam da bu faşizm yüzünden yıllardır bize “Bizde faşizm yok ki hocam” numarasını yedirdiler. Biz de yedik. Bin yıldır yanıbaşımızdaki evde oturan Ermeni’den diplomat yapmadık, komutan yapmadık, başbakan yapmadık… Devleti karıştırmadan biz, siviller bir özür dilemeye kalktık, toprağın altında yağmur yağmasını bekleyen solucan gibi gizlenen yüzlerce asık suratlı adam bir anda çıkıverdi ortaya. Ama bu memlekette faşizm yok… Yersen…

Bir de tabii önüne gelene faşist diyerek ortalarda gezinen bir başka model var. Aslında bu hareketle tam da sıradan faşizmin ekmeğine yağ sürmekteler de farkında değiller. Ya da daha da kötüsü farkındalar ve tam da bu yüzden aynı şeyi ısrarla yapmaya devam ediyorlar. Neyse, elinde faşizm terazisi entelektüel pazarına tezgâh açanları şimdilik bir kenara bırakalım. Nihayetinde bir futbol yazısı bu ve “sahici” sıradan faşizmin futbolla ilişkisine dönelim.

Sıradan faşizmin en çarpıcı örnekleri genellikle futbolda ortaya çıkar. Sadece tribünde olsa iyi… Bir gazete köşesinde, bir basın toplantısında, bir canlı yayında… Çok sık yaşanır bu ama herhalde spor camiasının laf ebelerine entelektüeller arasında pek paye verilmediğinden söyleyen de söylenen de adam yerine koyulmaz.

Sıradan faşizmin en güzide örnekleri buralarda neden Türklere şans verildiği, neden çuval dolusu paranın elin gâvuruna harcandığı noktasında hayat bulur. Öyle ya… Türk futbolcusunun, teknik direktörünün ne eksiği vardır gâvurdan… Gâvura hep tahammül edilir de neden Türk teknik adamına bir nebze olsun imkân verilmez.

İşin en trajik yanı bunu söyleyen adam konuyu bir noktada Türk futbolunun gelişimine bağlar. “Bu zihniyetle Türk futbolu gelişmez” der. “Teknik direktörlük kariyerinde bir tane futbolcu yetiştirdin mi? Şu memleket futbolu, üç-beş hafta bir Anadolu takımının başında durup, hadi bir çuval olmasa da çeyrek çuval parayı cebine indirmen dışında ne gördü senden? Bizi mi yiyorsun” diye sorsanız vereceği bir cevap yoktur. Zira hem bizi, hem Türk futbolunu içten, kemirerek yemekle meşguldür bu cinsten Türk teknik adamı.

Samet Aybaba sürekli Türk teknik adamına şans verilmemesinden yakınan teknik direktörlerden birisi. Türk teknik direktörünün fırsat verildiğinde nelere kadir olduğunu yıllardır anlatır durur. Bilmeyenler için, son olarak, kadrodan çıkardığı, göndermeyi düşündüğü El Saka’yla ilgili olarak basın toplantısında “Beni bir Arap’a tercih mi ediyorsunuz” sözleriyle gündeme geldi. Eminim ne dediğinin farkında değildi ve bu sözleri kasıtlı söylemedi. Eminim bu sözler gayet doğal bir şekilde dökülüverdi ağzından. Eminim, çünkü Aybaba’nın içinde bulunduğu zihinsel iklimde bu sözleri söylemenin çok doğal olduğuna inanıyorum. Ve tam da bu yüzden korkuyorum. Eğer Aybaba bir faşist olsaydı, bunu başkaca sözleriyle, siyasi duruşuyla açıkça belli etmiş olsaydı daha az korkar, daha az üzülürdüm.

Aybaba’nın ağzından çıkan sözlerin ağırlığının farkına varmaması, üstelik yetmezmiş gibi ertesi gün kendisini savunurken “Irkçı olsam Sırp kaleci almazdım” demesi aslında faşizmin nasıl da çaktırmadan aramızda dolaştığını gösteriyor. Pardon da, kalecileri Sırp veya Sırp olmayan diye mi ayırıyoruz? İyi kaleci/kötü kaleci diye ayırsanız hocam daha iyi olmaz mı?

Ama dediğim gibi Samet hoca o esnada ne dediğinin farkında değil…

Ve dahası bu memlekette hepimizin sıradan faşizmin kazıp üzerini kapadığı bu kuyulara düşme ihtimalimiz var. O halde hepimizin ağzımızdan çıkana azami özen göstermemiz gerekiyor. Hele de “Türk teknik direktörüne şans verilsin” diye dövünüp duruyorsak.

Öyle ya… Aybaba yıllardır Türk teknik direktörlerinin şans verilse dünya çapında başarılı olabileceğini söylüyor. Doğrudur, olabilirler. Lakin bunun için gelişime, kendini geliştirmeye açık olmak gerekiyor. Ve bu gelişim üç tane yeni antrenman tekniği öğrenmekten ibaret değil. Doğusu ve Batısıyla azıcık dünya vatandaşı olabilmek, diline sahip olmak, sokak ağzıyla konuşmaktan imtina etmek, “öteki”ni anlamaya, dünyayı ve hayatı öğrenmeye çalışmak da işin bir parçası. Yani bir insanı Milan’ın başına sadece futbolda başarılı olduğu için koymuyorlar. Kazara koyarlarsa da birkaç ay sonra gerisin geriye yolluyorlar.

Son olarak Samet hocaya kendi adıma yanıt vereyim: Evet hocam bir “Arap’ı” size tercih ediyorum. Siz sezona Bursa’yla başladınız, geçen sezon Rize’nin başında da durmadınız, şimdi Gençlerbirliği’ndesiniz. Tam dokuz yıldır Türkiye’de oynayan ve sadece üç takım değiştiren, Gençlerbirliği’nin en parlak günlerinde görev yapan El Saka’yı iki başarısız sonuçta takımdan ayrılması kuvvetle muhtemel size tercih ediyorum. Gelin görün ki o kulübün başında da futbola sizinle aynı yerden bakan adamlar var ve onlar sizi tercih ediyorlar. Kader! Belki bir gün devran döner. Emin olun o gün bizim teknik adamları dünya kulüplerinin başında göreceğimiz gündür.

Eray Özer

Taraf Gazetesi (25 Aralık 2008)