“Kavga dediler/ İlmektir dedim”

“Kavga dediler/ İlmektir dedim”

O günlerde telefonumun her çalışında ”Acaba..?” diyordum ve üstelik bu kez arayan Mukaddes’ti, artan bir endişeyle açtım. Kutsiye’nin hastane günleri, bu kez uzadıkça uzamış, yoğun bakıma almışlardı. “Ankara’dayım” dedi, “Kutsiye için geldim, akşam da yanında olacağım. Gelirseniz, sizle de görüşmüş oluruz”. Gittik ve ummamakla birlikte, kısa da olsa Kutsiye’yi de görebildik; yoğun bakımda çektiği sıkıntılardan sonra, “biraz rahatlasın…” diye odaya almışlar. Bakışları yorgun, ama yine o yitimsiz sevimlilikte ve yine dudaklarında o bitimsiz sıcaklıkta gülümsemesi… Hastanede, özellikle yoğun bakımda yaşadığı sıkıntılardan sözetti: “Benim haberim yokken dişlerimi çekmişler.” dedi, “Hem de sağlam dişimi!”; diş kökleri apse yapmış, emektarı sevgili Aynur açıkladı, “Kutsiyeciğim, çekilen dişin neredeyse yarısı bile kalmamıştı.”, “Olur mu ya, ben o dişimle erik bile yiyordum!” O’na söz verdik, iyileşince dişlerini yaptıracağız ve emekli olunca köyde dikeceğim ağaçlardan, birlikte erik yiyecektik.

Nurten’le ziyaretine gittiğimiz bir gün imzalayıp verdiği, “Emperyalizm, Küreselleşme ve Yalanlar” kitabının önsözünde, hastanede geçirdiği böyle bir gün duyumsadıklarını anlatır. Burada anlattıkları, yaşadığı acılardan yakınmak değildir; acılara karşı sürdürdüğü direnişi, ölüme karşı verdiği yaşam savaşımıdır; o çok sevdiği dizelerle “yaşamak/ yani ağır bastığından” deyişidir.

Yaşam öyküsü biliniyor; rüzgara karşı yürüyenlerdi Onlar, akıntıya karşı kürek çekenler… 12 Mart faşizmi, işçi sınıfı ve emekçilerin yükselen savaşımına karşı açık bir savaşa girişmiştir: “Savaşa karşı savaş”tan kaçınmayan devrimci önderlerin bir kısmı katledilmiş,  kalanların da hemen hemen önemli bir kısmı cezaevlerine doldurulmuştur. Her türlü demokratik hareket ve örgütlenmenin üzerine, karşı-devrimci şiddetle gidilmektedir. Devrimci dalga geri çekilmiş, teslimiyet ve ihanet kol gezer olmuştur. Böyle bir dönemde, Kaypakkaya ve yoldaşları ’71 devrimci çıkışını dağ doruklarına taşımaya kalkışmışlardı. İstanbul’da Meral Yakar’ın, Vartinik baskınında Ali Haydar Yıldız’ın öldürülmesi, İbrahim’in ele geçirilerek Diyarbakır’da uğratıldığı işkenceli sorgulara karşın savaşımın sürdürülmesindeki ısrarını, dışarıdaki yoldaşları da göstermişlerdi. Bunlardan birisi de Kutsiye’dir. En yakın arkadaşları Meral’in ölümü de Onların kararlılığını azaltmamıştır. 

“Genç idin, tez idin, sıra bilmezdin/ Sana bu ateşten çokça pay düştü.” Devrimi görmek için otuz yıl daha yaşamayı düşlerken, ölüm pusu kurmuştur yollarına… Kararlılıkla yürürler üstüne; Ahmet Muharrem Çiçek katledilir, Kutsiye de ağır yaralanır. Nazım’ın dizeleri, Kutsiye’nin hastane günleri için yazılmıştır sanki: “belki bahtiyarlık değildir artık/boynunun borcudur fakat/düşmana inat/bir gün fazla yaşamak.” Hastanede kendisini nasıl öldürebileceğini öğütleyen düşmana inat, “Yaşamak direnmektir” dedi ve ölümü ve düşmanı yenilgiye uğrattı.

74’de tahliye ve taburcu olduktan sonraki dönem, sessiz ve sitemsiz bir biçimde yaşama sevinci ve bağlılığını yitirmeden, inancını ve duyarlığını en üst düzeyde korumaya, birikimini derinleştirmeye yönelir. Zamanı tüketerek değil, değerlendirerek yaşamayı ilke edinen bir tutum geliştirir; Örneğin, “Hayatı Ellerinden Tutmak” kitabında yer alan “Çalışma ve Devrimci Zaman” ile “Tembellik Üstüne” yazılarıyla, bu yaklaşımını dile getirmiştir. Bu süreçte, geçmişten geleceğe ışık derler, doldurur dağarcığına; fikirlerin mayalandığı bir dönemdir bu.

Dikmen’de bir apartmanın giriş katındaki dairenin kapısından içeri ilk girdiğimde, beni duvarlar ve dolaplar dolusu kitaplar karşılamıştı; sanki, bir yığınaktı algıladığım, kütüphaneden apayrı bir yerdi. Sonra, her zamanki sıcacık gülümseyişiyle O ve usul bakışlarıyla annesi… Bir de, içeri odada küçük bir daktiloyu anımsıyorum; demek ki, annesinin ve Oruçoğlu’nun mektuplarıyla üstelemesi sonuç vermiş ve yazmaya başlamıştır; zaten 88’den bu yana da önce Emeğin Bayrağı dergisinde, sonra da Atılım gazetesinde yazıları yayınlanır. Artık Kutsiye Bozoklar, toplumsal kurtuluş sürecinde yazın alanında konumlanmış ve amansız bir ideolojik savaşım yürütmüştür.  

Yine rüzgara karşı yürümekte, akıntıya karşı kürek çekmektedir; egemen sınıflar bu kez, uygulamaya soktukları 12 Eylül faşizmiyle emekçi sınıfların en savaşkan, en direngen kesimlerini hedef alan saldırılarla örgütsel ve siyasi üstünlüklerini perçinlemişlerdi. Devrimci güçler dağıtılmış, politik önder ve kadrolar çeşitli biçimlerle katledilmiş ya da cezaevlerine doldurulmuştu; bağımsız sınıf örgütlülüklerine yönelik baskılar ve yasaklamaların yanı sıra güdümlü yapılanmalarla denetim altına alınması yoluna gidilmişti. Bu üstünlüğün derinleştirmesi ve güvence altına alabilmesi için, ideolojik alana da yaygınlaştırılabilmesi gerekiyordu. Bu yönde engel oluşturabilecek tüm unsurlar ayıklanmış, aydınların yerine “ulema” güruhu geçirilmiştir. Kültür ve sanat alanında öncelikle, devrimci ve sosyalist kesimlerde yılgınlığı, umutsuzluğu, güvensizliği, çözülme ve teslimiyetçiliği geliştirecek; toplumcu değerlerin yerine bireyciliği geçirebilecek yönelişlerin önü açılmıştır. 

Kuşkusuz, en çözücü çürüme, içeriden başlayandır; beklenmedik darbelerin etkisi daha ağır olmaktadır. Bunun ayrımına varan Kutsiye, bu sinsi saldırıları açığa çıkarmaya, etkisizleştirmeye yönelir. Yalçın Küçük tarafından “Küfür Edebiyatı” olarak adlandırılan, bu dönek ve teslimiyetçi anlayışlar, günümüzün soldan liberalizme savruluşun da kaynağını oluşturmuşlardır. En tipik örneği Ahmet Altan, dün “Sudaki İz” romanıyla devrimcilere saldırırken, bugün de Taraf gazetesiyle egemen güçlerin ideologu olarak sınıfsal tavrını sürdürmektedir.

Devrim ve sosyalizm kavgasının yükseldiği günlerde emekçi sınıfların yanında yer alan bir kısım aydın ve sanatçılar, estirilen karşı-devrim fırtınaları karşısında tutunamamış ve egemen sınıfların saflarına savrulmaya başlamışlardı. Kutsiye, çalışmalarının önemli bir bölümünde, bu savruluşun ürünlerini irdelemiştir. Burada, bazı örnekler aktarmak yararlı olacaktır:

“Sanat ve Mücadele” adlı kitabında, “’97’ye Girerken” ve “12’den 12’ye Roman ve Umut” başlıklı yazılarında, genel bir değerlendirme yapar. Pınar Kür (Yarın Yarın), Füruzan (47’liler), Erdal Öz (Yaralısın), Selim İleri (Her Gece Bodrum, Ölüm İlişkileri ve Cehennem Kraliçesi), Vedat Türkali (Mavi Karanlık), Ayla Kutlu (Hoşçakal Umut) üzerine incelemelerinde, özellikle yenilgi dönemlerinden devrimcilere yönelik olumsuzlama ve uzaklaşma içerisine girildiğini saptar. Bu yöndeki tavrında, başlıca hedefleri arasında Ahmet Altan ve Latife Tekin simgesel bir yer tutar. Bu isimlere Orhan Pamuk, “Yeni Hayat” ile eklenirken; Issızlığın Ortasında, Geç Kalmış Ölü, Yarım Kalan Yürüyüş, Adını Unutan Adam, Yürek Sürgünü gibi ürünlerin yazarı Mehmet Eroğlu, “Umutta İnat/ İnatta Umut” yazısında, “Sol yolda durmaktan vazgeçmemiş görünen aydınlar..” arasında sayılır.  “Aslolan Sürekliliktir” ve “Hiçbiryer ve Bayan Hiç” başlıklı yazılarında ise Oya Baydar’ın da, aynı yolun yolcusu olduğunu ortaya koyar.

Bu yöndeki değerlendirmeleri salt edebiyatla sınırlı kalmaz. Örneğin bir çalışmasında Zeki Ökten’in “Ses” filmi eleştirirken; “Şarkılar Dağlara”, “Dil ve Tartışma” ile “Müzik Üstüne Notlar”da, Ahmet Kaya’yı konu edinir.

“Umuda Yazılı Sözler” kitabından yer alan “Aydın İntiharları” yazısı, Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır” romanını irdelemektedir; öncesinde de “Yenilgi” yazısında “Bir Düğün Gecesi” romanını değerlendirmiş; sonrasında ise “Teslim Olmaktır Ölmek” yazısında yazarın Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülünü alarak, geldiği konumu sergilemiştir. Bu ”saygın”, “solcu”, “aydın” Ağaoğlu, birkaç yıl öncesinde de kurucusu olduğu İHD’den “Kürtçülük” yaptığı savıyla istifa etmiş ve yine egemenlerin takdirini kazanmıştır. Kutsiye’nin “Ödüller” ve “Ödüle Yatmak” yazıları da, bu konu üzerinedir ve egemen güçlerin sanatçı ve aydınları düzene bağlamak için oluşturduğu düzeneklere ilgi çeker. Yine bu yönde, “Sanat ve Mücadele” kitabındaki “Tartışma Devam Ediyor” ve “Yanılsamalar” yazılarında, İnci Aral’ın “İçimden Kuşlar Geçiyor” romanıyla, menapoz ilacının reklamını yaptığını anlatırak; burjuvazinin sanatı kendi kâr amacına bağlı kılmak için geliştirdiği yöntemlerin açık bir örneği olarak ortaya koyar ve edebiyatçıyı da reklamcıya dönüştürdüğünü sergiler. Burjuvazinin sanatçıyı reklamcı olarak kullanma eğiliminin başka örneklerini de verir, Yılmaz Erdoğan ve elbetteki bu işin öncüsü Sinan Çetin gibi… Burjuvazinin aydın ve sanatçıları düzene bağlamak için kurduğu çıkar düzeneklerinin başka örnekleri de, dikkatinden kaçmaz; sermaye güçleri, yaptıkları yatırımlarla bir yandan kültür ve sanatı “kar” alanına çevirir, sanat eserini “meta”laştırırken, sanatçıyı da kendisine bağımlılaştırır, “memur”a dönüştürür. Kitaplarının örneğin YKY’den ya da Doğan’dan yayınlanmasını bir “paye” sayanların, bunu bilmedikleri düşünülemez.

Bir başka sektörde, medyada “döneklik”le yüksek “mertebeler”de kendilerine yer edinenleri ve edinmek için adım adım ilerleyenleri bir bir saymaktan kaçınmaz; en başta Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Hasan Cemal, Necati Doğru, Cengiz Çandar, Altan ailesi, Ufuk Güldemir, Altan Öymen, Ali Sirmen, Aydın Engin, Halil Nebiler, Oral Çalışlar, Ataol Behramoğlu, vd. gibi.

Bu tavrı, “aman birilerini kırmayayım/ gücendirmeyeyim/ tepkisini çekmeyeyim” diye düşünmeyen, halka karşı sorumluluğun bir gereğidir. Eleştiride acımasızlık, ideolojik savaşımın gereğidir ve kuşkusuz Kutsiye, biçeminde her zaman devrimci düzeyini korumuştur. Tam da bu noktada, Kutsiye Bozoklar’ın Sanat ve Hayat’ta yayınlanan “Kayıp Romanlar” eleştirisine yanıt olarak gönderdiği mektupta gösterdiği tahammülsüzlüğün, Vedat Türkali’ye verilen değere ve biçilen saygınlığa yakışmadığını vurgulamak gereği duyuyorum.

Kutsiye, egemen güçlerin bu saldırıları önünde bir barikat oluşturmaya çalışmıştır. Bu barikata Yılmaz Güney, Berthold Brecht, Enver Gökçe, Nazım Hikmet, Nikolay Vaptsarov, Eugene Pottier, Yannis Ritsos, Mihail Şolohov, Vladimir Mayakovski, Pablo Neruda, Hasan Hüseyin, Paul Eluard, Anna Seghers ve daha diğer nice devrimci ve sosyalist sanatçı ve aydının ürettiği değerleri katmıştır. Barikatta yer almaya yönelen devrimci gençlere donanım kazandırmayı hedeflemiş, Onlara “Işık” tutmuş, örnek ve öğretmen olmuş; safları güçlendirmeye çalışmıştır.

Kutsiye için ideolojik savaşım kültür ve sanat alanıyla sınırlı kalmamış; O, sosyalist toplumun yeni insanın ve ilişkilerinin değerlerinin oluşumuna katkıda bulunmaya çalışmıştır. Bu alanda, Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel deneyimlerini de göz önünde bulundurarak eksik ve yanılgılarını gidermeyi amaçlamıştır. Örneğin 70’li yıllarda sosyalist savaşımın politik alanla sınırlandırılması, bunun da anti-faşist kavgaya yönelerek iktidar perspektifinden uzaklaşmasının yol açtığı dar-pratikçi anlayışı aşmak gerekliliğini ortaya koymuştur. Sosyalizmin toplumsal bir düzen olduğu ve yaşamın tüm alanlarını kapsadığı gerçeğinden yola çıkarak, bu alanlarda burjuva ideolojisinin egemenliğiyle hesaplaşmaya girişmiştir. Hesaplaşmanın bir boyutunu, yine 12 Eylülle geliştirilen ideolojik saldırılara karşı koyuş oluşturuyor. Örneğin, ideolojik saldırıların odağına yerleştirilen “birey” sorununa, sıradan bir savunma psikozuna kapılmadan, “bireysellik” yadsımasına düşmeden yaklaşarak, bilimsel sosyalist bir çözümleme ortaya koyabilmiştir.  Burada, bu kapsamdaki çalışmalarını tek tek değerlendirmemiz, elbette olanaklı değil. Ancak, belirtmeliyiz ki, Kutsiye’nin çalışmaları, politik savaşımın ve toplumsal yaşamın değişik alanlarında, sosyalist bir insana rehberlik edebilecek nitelik ve çok-yönlülüktedir.

Yılmaz’ın fısıldar gibi konuşması, salondaki sessizliği bozmadı, masanın üzerindeki dantel örtüyü parmaklarıyla okşarken: “Biliyor musun, bu örtüyü Kutsiye yaptı. Özellikle, konuklar geldiğinde, okuyup yazamadığında, örgü örerdi.” Bunun üzerine iyice baktım örtüye, işlenirken gösterilen inceliği, özeni ve titizliği tanıdım; Kutsiye’nin bütün çalışmalarına sinmiş bu özellikleri taşıdığını ayrımsadım; şair yönüne değinemediğim –ki, benim için özel bir anlamı da olan-, Kutsiye’nin çok bilinen şu dizelerini anımsadım: “Kavga dediler/ İlmektir dedim”.

Yaser GÜNDAY