Takımlarımızın ‘özgül’ ağırlığı ve genel ağırlık problemleri…

Evet, biliyorum gündemde daha taze konular var ama ben bazı eksik parçaların tamamlanmasından yanayım. Galatasaray’ın halihazırdaki başkanı Adnan ‘Ali’ Polat
‘Şen’, Michael Skibbe’nin görevden alınma operasyonunda öyle kanaat manevraları yaptı ki, doğrusu ben şaştım kaldım. Polat bey, önce Alman teknik adamı görevden aldı, ardından ona bir ‘veda yemeği’ verdi, burada “Onunla her zaman dost kalacağız” dedi, peşi sıra Bülent Korkmaz’ın imza töreninde, “Suç sadece onda değildi, biz yöneticilerde ve futbolcularda da suç vardı” ‘itiraf’ında bulundu, en nihayetinde son Divan
Kurulu’nda kesin yargısını bildirdi: “Skibbe, Galatasaray’ın ağırlığını kaldıramadı.”
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Bu Skibbe denen şahsın geldiği takım hangisi? Bayer Leverkusen. Bu adamcağız, bu takımın başındayken geçen sezon sana kaç atmış? Beş… Sen kaç atmışsın. Bir. Bu takımın tarihine göz attığımızda kimleri görüyoruz? Senin yakın geçmişte her sezon almak istediğin ama bir türlü ‘kandıramadığın’ Yıldıray Baştürk’ü… Sonracıma Michael Ballack’ı, sonracıma halihazırda Bayern defansının bel kemiği Lucio’yu. Halihazırda Milan’ın kadrosunda bulunan Emerson’u, halihazırda Bayern’de top sektiren Ze Roberto’yu ve de eskilerin efsane isimlerinden Rudi Völler’i… Onları geçelim, bu takım 1987-88 sezonunda UEFA Kupası’nı almış, 2001-2002 sezonunda da Şampiyonlar Ligi’nde final oynamış (ve de Real Madrid’e kaybetmiş). Polat ve de elbette ki Türk spor basınının her daim aşağıladığı Skibbe ise, bu takımın teknik adamlığını 10 Eylül 2005’te Rudi Völler’den devralıp, 21 Mayıs 2008’de bırakmıştı. Skibbe’nin teknik adamlıktaki başarısı tartışılabilir ama siz de “Camiamızın ağırlığını kaldıramadı” türünden Doğu’ya özgü hamasetin dışında başka işlevi olmayan cümlelerle ancak günü kurtarırsınız. Bakmayın takımı Bülent Korkmaz’a teslim ettiğine, aslında Polat’ın mantığına göre Galatasaray’ın ağırlığını kaldıracak sadece iki isim var; Coşkun Özarı ve Turgay Şeren…
Bu ‘ağırlık’ meselelerine takılmışken, tamam kriz var, tamam kimse böyle bir ortamı beklemiyordu, tamam ‘sıcak para’ bulunamıyor ama sahi Seyrantepe’deki inşaat Galatasaray’ın ağırlığını kaldırıyor mu? Dördüncü kez iş bırakma eylemi, bu ‘ağırlıklar terazisi’nde nasıl açıklanacak? Benim bildiğim Galatasaray tarihindeki tek iş bırakma eylemi, ta 70’lerde Metin Kurt’un başını çektiği (ve hatırlayabildiğim kadarıyla, zamanın menajeri Turgan Ece’nin, dört futbolcuyu kadro dışı bırakılmasıyla sonuçlanan) eylemdi. Ki bu da Kurt gibi üstün yeteneklere sahip bir yıldız oyuncunun başını yemişti…
***
4 Mart tarihli Milliyet’in spor sayfasında ‘Sıradışı Fenerbahçe’ başlıklı bir haberde, Edu’nun Brezilya basınına yaptığı açıklamalar derlenmiş. Bu açıklamalarda Fenerbahçe’nin başarılı defans oyuncusu, Türkiye izlenimlerini yansıtmış. Edu’nun kendi ülkesi ve bizdeki futbol mantığına ilişkin şöyle vurucu bir karşı- laştırması var: “Brezilya’nın aksine Avru-pa’da teknik adamlar ilk yenilgilerinin ardın- dan gönderilmiyor ve sezon sonuna kadar ça-lışmalarına imkân tanınıyor. Fenerbahçe’nin son 10 yıllık tarihinde kulüp, hiçbir zaman sezon ortasında antrenör değiştirmemiştir.” Ah be Edu, kim sana anlatmışsa bu tarihi yanlış anlatmış. Ya da ‘gizlemiş’. Şu andaki başkan Aziz Yıldırım’ın ilk dönemindeki po-litikasında, sezonlar en az iki teknik adamla tamamlanırdı. Rıdvan Dilmen’le başlanır, Zdenek Zeman’la devam edilir, Turhan Sofu-oğlu’yla sona erdirilirdi. Ya da Denizli’yle başlanır, Lorant’la bitirilir; Lorant’la başla-nılır, Oğuz Çetin’le devam edilir, Tamer Gü- ney’le tamamlanırdı. Kısacası, Didi’yle birlikte göze hoş gelen Brezilya futbolunun bu ülke-deki öncelikli adresi olan Fenerbahçe, Samba- cıların teknik direktörlük kurumuna olan bakı-şını da çok uzun süreden beri uyguluyordu (tıpkı bu coğrafyanın diğer takımları gibi). Hatta hatta Didi de dördüncü sezonunda, Av-rupa cephesinde Benfica karşısında alınan 7-0’lık yenilginin ardından ülkesine yollan-mıştı (ardından Necdet Niş ve Abdullah Gegiç sezonu tamamlamıştı). Bu bilgiler 2 bin 500 avroluk meşhur kitapta var mı bilmiyorum (eğer varsa, Edu açık artırmada kitabı alan takım arkadaşı Roberto Carlos’tan isteyip bakabilir) ama yoksa da herhangi bir internet sitesinden göz atabilir. Samet kardeşimizin çevirisiyle de konuya bir güzel hâkim olabilir.
***
Hayatın kendine ait öyle güzel bir adalet sistemi var ki, üzerinizdeki apoletler, kostüm-ler, unvanlar, kişilikler; ne derseniz deyin eğer gerçekten size ait değilse, anında dökülüveri-yor. İki sezondur ‘işte Anadolu’nun gururu’ diye peşinden koştuğumuz Bülent Uygun, iki Fenerbahçe yenilgisinin ardından gelen Anka-raspor beraberliğinde, sağ olsun bizi bilinçal- tıyla buluşturdu. Önceki gün de Sivasspor yönetimi, cam çerçeve indiren teknik adam-larının arkasında durduklarını ifade eden bir açıklama yayımladı. Bu açıklama bende, bu tür olaylarda yaramaz çocuklarına sahip çıkarken, “Tamam, kırılan camın parasını da ödeyeceğiz” diyen ebeveyn tutumunu hatırlattı. Zaten Uygun da dün kamuoyundan değil, sa-dece ‘sevenleri’nden özür diledi. Neyse, “Ne yazık ki biz buyuz” demekten başka çare ve hal gelmiyor elimizden. Aramızdaki son yaban-cı Aragones’i de postalarsak, kendi kumu- muzda, kendi ahlakımız ve yetiştirdiğimiz ‘değerlerle’ oyalanıp duracağız gibime geliyor.
Karşı takımın yöneticisini evinden aldırmaya çalışan yöneticiler, kızdığında kulübenin camını kıran teknik adamlar, rakip meslektaşına ‘Boğazını keserim’ hareketi çeken futbolcular, mafya liderine sahte pasaport çıkaran menajerler, Ogün Samast, Yasin Hayal gibi katillere övgü düzen taraftarlar, stada bıçakla giren holiganlar, bir dakikalık saygı duruşunda bile sessiz kalmayı beceremeyip böğüren kitleler vs
vs. İşte futbolumuzun kısa bir tarifi… İstediğiniz soru(n)dan başlayabilirsiniz…
***
Ama bu kadar kötülük ve seviyesizlik içinde parlak ve umut verici noktalar da var elbet. Mesela eski çalışma arkadaşım Kaan Kural’ın keskin zekâsı… NTVSpor’da ya-
yımlanan ‘NBA Stüdyo’ programında Murat Kosova, Kaan’a “Doğu Konferansı’nda
kim birinci olur?” sorusunu yöneltiyor. Bizimkinin cevabı “Cleveland” oluyor. Kosova, “Nerden biliyorsun?” deyince Kaan nedenini çok kısa bir şekilde özetliyor: “Rabbime sordum, ‘Cleveland’ dedi.”

Uğur VARDAN/Radikal (11.03.2009)